01 Ekim 2008 Çarşamba

gözlerin söyledikleri

Yıllardan İsa Mesih’in doğumundan 1348 sene sonra gelen yıl, beraberinde öyle bir dehşet getirmişti ki, insanlar peygamberden dahi umutlarını kesmişti. O senenin en güzel gününde bile ufukta gözüken kahverengi bir pus ile savaş veya hastalık yüzünden ölenlerin yakılmasından oluşan kirli dumanlar, güneşin bu soğuk parlamasının sadece acımasız işkenceye bir ara, ölüm kampında bir mola olduğunu pis pis sırıtarak anımsatıyorlardı.

Veba, veya bazılarının deyişiyle ‘kara veba’ salgını başlayalı birkaç ay olmuştu, fakat zaten yıllardır iyi ürün alamadığı için bitkin düşmüş halk, bu nereden geldiği belirsiz olan hastalık karşısında kürdan gibi kırılıyordu; bazı şehirlerde ölenlerin sayısı o kadar yüksekti ki, üst üste yığılan tabutlar, çabucak cesetlerle dolan toplu mezarlar gibi sahnelere rastlamak olağan olmuştu.

Nereden ve neden geldiği bilinmeyen bu hızlı ve acı dolu ölümün sırtındaki Azrail, zengin veya fakir ayırt etmeksizin her üç kişiden birinin canını alırken onun gibi adamlar sokaklarda kalan son can yaşam belirtilerini arıyorlardı. O, sokakları dolduran ceset nehrinde belki hala canlı kalmış zavallı insanları arıyordu, kiliseye götürüp iyileştirmek için. Gerçi kilise onları bu hastalıktan kurtaramıyordu ama yine de onların ölürken daha az acı çekmelerini ve tanrının yanına iyi birer Hıristiyan olarak gittiklerini düşünmelerini sağlıyordu.

O gün tanrının bir memuru olarak yine Prag şehrinin sokaklarında kuş gagasını andıran maskesini -maskenin insanı hava yoluyla bulaştığı sanılan bu hastalıktan koruduğuna inanılıyordu- takmış, elinde ucu çatalı andıran uzun bir çubuk ile ölülerin arasından çıkarabileceği can çekişen insanları arıyordu. Nedense o gün gökyüzü grinin yeryüzünde görülebilecek en koyu tonundaymış gibi gözüküyordu ve nedense bunu sadece o fark etmişti. Fakir insanların oturduğu bir mahalledeki daracık bir arka sokağa girdi, sokaktaki büzüşmüş ve boyaları dökülmüş binaların cepheleri ona çile çeken insanların yüzlerini anımsatıyordu. İnsan hayatının değerinin bir ekmekten fazla olmadığı bu mahallede insanlara yardım etmek ancak onları gömmekle olabilirdi, çünkü hayatın son izlerinin de buradan hunharca çalınmasının üzerinden çok zaman geçmişti.

İşinden nefret ediyordu, ona göre zaten bir cesetten farkı kalmayan-daha kötüsü canlı olan- zavallı insanların toplanıp ölüme uğurlanmaları yerine öldürülmeleri daha uygun olurdu, çünkü o, hastalıklı insanlara en yakın olan kişiydi ve onların ne korkunç acılar çektiğini en iyi o görüyordu. Hastalığın belirtileri kasıktaki veya koltuk altındaki kara şişlikler olarak ortaya çıkıyordu ve iki gün içinde bulantı, ateş ve kusmalar görülüyor ve sonra da hasta ölüyordu. İki gün, Kendine pek dikkat etmeyen ve kir içinde yaşayan yoksul halk için çok kısa bir süre olsa da bazen varlıklı insanlar bile kara ölümün pençesinde kıvranmaktan kurtulamıyorlardı. Daha kötüsü bazen veba hiçbir belirti göstermiyordu ve ani ölümler oluyordu. Bir hekimin deyişi ile ‘Değerli soylular, beyefendiler, güzel hanımlar sabah aileleriyle birlikte yemeklerini yiyorlar ve akşam öbür dünyada oluyorlardı’.

Yassı ve aşınmış taşlardan oluşan sokakta yürürken hiçbir yerde yaşam belirtisinin olmaması dikkatini çekti, sokak gittikçe sessizleşip hareketsizleşiyordu ve bu boşluk duygusu onda pek hoş olmayan bir ruh haline sebep oluyordu. Bir şeyler olması gerektiği gibi değildi sanki; bu sokakları yaklaşık bir yıldır neredeyse her gün turluyordu fakat onları ilk kez bu kadar sessiz ve terkedilmiş görüyordu, acaba hastalık şehirde yaşayan herkesi öldürmüş ve son sıraya kendisini mi koymuştu diye düşündü, fakat bu rahatsız edici hayali çabucak kafasından uzaklaştırdı, çünkü birkaç adım ilerden bir ses duymuştu: bir gıcırtı ve ardından gelen çıtırtılar. Sesin sol taraftaki hafifçe kıpırdayan bir pencereden geldiğini fark ettiğinde içi ürperdi, kapı ve pencerelerin hepsinin kapalı ve kilitli olmasına karşılık karşısında hafifçe açık duran pencereler aklına karanlıkta kendisini sinsice izleyen çirkin ucubeleri ve şekilsiz garip yaratıkları getirdi, onun her hareketini izleyip zayıf bir anında harekete geçerek onu şeytansı bir tuzağa düşürecek olan hilkat garibelerini...

Bu çirkin düşünceleri aklından çıkartıp cesaretini topladı, titrek ve korkmuş bir sesle ‘’Kim var orada?’’ diye seslendi. Cevap gelmedi. Sorusunu tekrarlayacak cesareti kendinde bulamıyordu, sokaktaki kötülüklerin dikkatini çekmek istemiyordu çünkü. Biraz bekledikten sonra sopasını yavaşça kaldırarak metal ucuyla pencereyi geri itti ve o anda pencereden fareler boşaldı, mutlak sessizliği bozan bir çığlık attı ve geriye doğru sıçradı. Üç tane sıçan pencereden atlayıp viyaklayarak hızla etrafa kaçıştı. Garibelerden veya iblislerden bir eser olmadığını görünce nispeten rahatladı, onu boğarmış gibi bunaltan ve görüş açısını daraltan ‘korunma’ maskesini çıkardı, hekimlerin canı cehenneme, yoluna devam etti.

İşinden ayrılmak ve uzak diyarlara gitmek istiyordu, ölüm kokan sokaklar yerine serin ve huzurlu ormanlarda dolaşıp tepesinde kilise çatısı yerine yıldızlı gökyüzü varken uyumak istiyordu, üşütmek ve –veba hariç herhangi bir sebepten dolayı- ölmek istiyordu. Ölüm onun için kötü bir son değil, gitgide anlamsızlaşıp kötüleşen hayatına karşı sunulmuş en iyi alternatifti.

Huzur dolu düşlerinden sıyrıldığında damları dökülmüş ve pencereleri tahtalarla çivilenerek kapatılmış evlerden oluşan bir sokakta buldu kendisini, her yere eskimiş, çoğunlukla tanınmaz hale gelmiş cesetler serpilmişti; işin ilginci bu sokağa daha önce hiç girmemişti. Yılardır bu şehirde yaşıyor ve bir yıla yakın zamandır şehrin bütün sokaklarında devriye gezileri yapıyor olmasına rağmen hafızasında bu sokak ile ilgili bir şey bulamıyordu. Lanetli işine devam etmeye karar verip artık ölümcül derecede sessizleşmiş olan sokakta kalp atışlarını işiterek yürümeye başladı. Öğle saati olmasına rağmen zaten karanlık olan gökyüzünün iyice kirlenmiş olduğunu fark etti.

Koku... Cesetlerden çıktığına inanmanın güç olduğu, adeta sokağın her köşesine sinmiş olan o pis çürüme kokusu, insanı koklama duyusunun çalışmamasına dua ettirecek kadar keskindi. Burnundan nefes almamaya çalıştı, fakat o iğrenç kokunun ciğerlerine dolduğunu düşündükçe içi kalkıyordu, sonunda dayanamadı; kustu. Berbat hissediyordu, koşmaya başladı. Geldiği yöne doğru koşmaya başladı, geri dönmek için tüm gücünü harcıyor ve deliler gibi bağırıyordu...

...Ta ki yolunun bir çıkmaz sokakta son bulduğunu fark edene dek. Boyası dökülmüş, dibinde cesetlerin yattığı duvarı yumrukladı, tekmeledi, fakat beklenilmedik derecede sağlam olan duvarda hiçbir değişiklik olmadı. Tepinmekten yorulup terler içinde yere çökene kadar o duvara çalıştı, soluklandı ve önünde yatan cesetleri inceledi; diğerlerinden pek farklı değildi onlarda, bir istisna dışında: Cesetlerin arasında soluk tenli, siyah saçlı ve çevresindekilere nispeten daha az zayıf bir kadın vardı. Sokaktaki ve şehirdeki diğer cesetlerin aksine onda çürüme, kokuşma ve kirlenmeden eser yoktu, sanki ölmemiş, bir uykuya yatmıştı. Üstündeki kıyafetler sanki daha dün dikilmişti, fakat her şeye rağmen teni kar beyazıydı ve bu onun ölü olmasını gerektirirdi. Bir an içinde bir acıma duygusu yükseldi. Tekrar burnundan nefes almaya başladığında bütün sokağı saran kokunun buradan geldiğini fark etti ve bir daha midesi bulandı, midesinde kalan son parçaları da boşalttı.

Artık canına tak etmişti, kendini toplayınca:‘’Bana yapmak istediğin bu mu alçak şeytan?’’ diye bağırdı, delirmişti, bu işkenceye daha fazla tahammülü yoktu ‘’Lanet olası canımı al da kurtulayım!’’ dedi. Ve ölü kadın aniden yattığı yerden dikildi, doğal olmayan, lanetli bir güç tarafından yapılıyor gibi görünen bir hareketti bu, kadının göz kapakları açıldı ve simsiyah gözleri ortaya çıktı, ellerini bileklerinden kavradı ve ağzından bir kadından beklenmeyecek kalın bir tonda şu sözler döküldü: ’’O zaman bize katıl ve acılı kurtuluşun krallığına gel...’’

Bunları söylerken kadının gözleri sabitti ve en ufak bir kıpırtı göstermiyorlardı. Olanların karşısında kalbi korku ve dehşetten deli gibi atıyor, dili tutulduğundan söyleyecek söz bulamıyordu. Felç geçiriyordu adeta ve ne olursa olsun kabullenmek düşüyordu ona.

Gözlerini kadınınkileri ile birleştirdi ve o gözlerin yavaşça karanlık bir havuza dönmesini izledi, koyu renkli, içinde hastalıklı ruhların yüzdüğü zehir dolu bir havuza. Kendini bir anda o havuzun kenarında buldu, gördüğünde insanın içini daraltan, şeytansı kötülüğün ve sonsuz ölümün içinde yüzen o ruhlar, yeryüzünde tanımlaması en zor olan şeylerdi, çünkü onlar bu dünyaya ait değillerdi. O da artık bu dünyada değildi. Bir anda ayakları yerden kesildi, tanrısal bir güç adeta onu yakasından tutup yukarı çekiyordu, yükseldi ve havuzun ortasında durdu. Kalın ve sinsi bir kahkaha duydu ve ondan sonra düşüşü hissetti, çığlık atarak...

Meslektaşları onu cesetler arasında bulduklarında ölü bir kadına sıkıca sarılmış, anlamsız kelimeler sayıklıyordu, hiç kimse ne dediğini bilmiyordu. İnsanlar onu ayırmak için yanına yaklaşmadı çünkü korkuyorlardı ve biliyorlardı ki o artık uzun zamandır hayalini kurduğu ölümün kollarındaydı.

Ali Sökmen

gece yaşayanlar

Kara , kapkara bulutların alabildiğine uzandığı göğün altında , civa yoğunluğundaki lacivert suyu kıpırdamadan duran denizin kıyısında gezinmekte olan uzun boylu , iri yapılı iki kişi arasında geçiyordu konuşmalar:

- Kaçmalarına göz yumdular! Bundan kuşkulanıyorum.

- Olacak iş değil. Bunu nasıl yaparlar.

- Bu türün kapalı kalması gerekiyordu. Durup dururken düşmanlarımızı , o kötü ruhlu yaratıkları , özgürlüklerine kavuşturdular.

- Büyük, çok büyük bir hata bu.

- Hepsi cezalandırılmalı!

- Samanyolu’na gitmiş olmalılar..Evrende yaşayabilecekleri çok az yer var.

- Onları bulmalı ve yok etmeliyiz... Çok çabuk ürüyorlar.

- Paniğe kapılmaya gerek yok. Başka bir gezegende de olsalar yararlanabiliriz onlardan. Önce biraz zaman geçsin ; üremelerine izin verelim. Nasıl olsa istediğimiz zaman yok edebiliriz onları.

- Yanılıyorsun. Zaman onların lehine çalışıyor artık. Onları elimizden kaçırmakla büyük bir hata yaptık.

Uzakta , karanlık pencereleri her şeyi yutmaya hazır büyük açılmış ağızlara benzeyen şato görünümlü yapıların çevresinde aceleci hareketler , emirler yağdıran sesler ve koşuşmalar vardı.

Kalın bulutlarla kaplı atmosfer geçit vermiyordu. Bu yüzden beyaz ışık hiçbir zaman olmamıştı bu gezegende. Yakan , yok eden , sonsuz karanlık yaşamın düşmanı beyaz ışık...Onlar geceyi seviyorlardı ve gecenin adamlarıydılar. Güneş çok çok uzaklardaydı. Ağır deniz ; yüzyıllar sonra dibindeki lacivert çamurdan , bu sadece kan ve taze insan etiyle beslenen , uzun boylu , güçlü , biçimsiz koyu mavi vücutlu , üstün zekalı , acımasız ölümsüz yaratıkları ortaya çıkartmıştı. Bu yaratıklar , sonsuz yaşam ve türün devamı için kan üreten insan sığırlarına gereksinim duyuyorlardı. Başlangıçta türün bir bölümü kan açlığına dayanamamış ; insan benzeri olduklarından birbirini öldürüp yiyerek soysuzlaşmış ve yok olmuştu. Diğerleriyse zor koşullara göre değişime uğrayarak direnç kazanmış ; uyum göstererek farklılaşmışlardı. Büyük ve ileri bir uygarlık kurmuşlardı ama , sonsuz yaşamlarını sürdürebilmeleri için sınırsız insan kanı olmalıydı ; insan kanı akmalıydı çeşmelerden. Böylelikle güçlerini koruyacak , evrende varlıklarını devam ettirerek diğer uygarlıkların hakimi olacaklardı. İnsan kanının yaşamsal önemi vardı onlar için.

Ağır denizin dibinde tortulanmış balçığın içindeki amino asitleri laboratuvarda sayısız kez birleştirdiler , birleştirdiler. Nihayet bir gün garip bir organik madde oluştu. Esnek , lezzetli , kırmızımsı , yağlı , durduğunda sıvı salgılayan organik bir madde. Bu etti! İnsan eti... Doğru yolda olduklarını anladılar. Etleri küçük parçalar halinde emiyorlar ; böylelikle gün boyu süren yaşam enerjisi kazanıyorlardı. Bu ıssız , karanlık ve çorak gezegende beslenecek başka bir şey yoktu ki...

Sabırla çalışmalarını sürdürdüler. Bir süre sonra beslenmelerine yarayacak ilk canlı insan bedeninin DNA’sı ortaya çıktı. Artık hızla üreyebilen bu yaratıkları sürüler halinde yetiştiriyor , beslenmenin yanısıra , çeşitli hizmetlerde kullanıyorlardı. İnsanlar , çabuk öğrenen akıllı yaratıklardı. Bu nedenle onlara gereğinden fazla bilgi vermek tehlikeliydi. Her şeyi öğrenirlerse isyan edebilir , kaçabilirlerdi. Bu yüzden ellerinden geldiğince dikkatli davranıyorlardı.

Bir gün korktukları başlarına geldi: Bir gurup insan ağıllarından kaçarak laboratuvarlara girdiler. Saklanarak tüm gece orada yapılanları izlediler ve her şeyi öğrendiler. Korkunç şeyler oluyordu. Bu durumda isyan etmenin de bir anlamı yoktu. En iyisi bu ölümcül gezegenden kaçmaktı. Kadınlarını da alarak uzay gemilerinin bakımı ile görevli arkadaşlarının yardımıyla gece adamlarının gezegeninden kaçtılar. Amaçları ; ölümden kurtulmak , özgür olmak ve gidecekleri yerde kendi uygarlıklarını kurmaktı.

Samanyolu içinde mavi , beyaz bir gezegene indiler. Uzay gemilerinin yaşam göstergeleri dünya hakkında onlara olumlu iletiler vermişti . Bu mavi gezegenin doğası sert , iklimi soğuk olmakla birlikte ; yaşanabilir nitelikteydi. İndikleri yerdeki derin mağaralar evleri oldu. Bir bölümü uzay gemisinin ilk indiği yer olan Afrika’da kalırken , diğerleri Kuzeydeki kıtalara göçettiler. Ama mutlulukları kısa sürdü. Gecenin adamları onları bulmuştu...

Uzaydan gelen güçlü adamlar , planladıkları gibi , insan sığırlarını kitleler halinde avlayarak gezegenlerine götürmeye başladılar. Daha iyi koşullarda bedenen iyice gelişmiş , Neanderthal adı verilen bu insanlar , daha fazla et ve kan üreten güçlü kuvvetli insanlar olmuşlardı. Gecenin adamları , Afrika’da Klimandjaro çevresinde toprak altında yaşayan , daha akıllı otoktonları bulamamakla birlikte , Kuzey’deki ormanların kenarlarında yaşam sürdüren geri zekalı Neanderthal adamlarının hepsini kanlarını emerek öldürüp yediler. Öyle ki , bir kaç yüzyıl sonra dünyadaki Neanderthal adamları , kadın, erkek, çocuk, tamamen tüketilmiş ve yok edilmişti.

Gecenin adamlarının dünyaya gelip gitmeleri , evrim sonucu ortaya çıkan homo sapienleri çok etkiledi ve homo sapienler korkudan onları tanrı olarak görmeye başladılar. Uzaydan gelen bu uzun boylu , acımasız adamların gemilerini indirmeleri için yüksek piramitler inşa ettiler.

Onlara her gelişlerinde kendilerine zarar vermemeleri için yeni kurban edilmiş , çok sayıda genç kız ve erkek cesetleri sunuyorlar , devasa boyutlarda taş heykellerini yapıyorlardı. Homo sapienlerin bedenlerindeki kan hastalıkları , dünyadaki bakteriler nedeniyle gecenin adamları bir süre sonra yedikleri insan etlerinden zehirlenerek hasta oldular ve ölmeye başladılar. Salgın hastalıklar gezegende yaşayanların gen yapılarını bozarak onların sonunu getirmişti.

Gecenin adamlarının bir bölümü bu nedenle dünyada kaldı. Ancak , gün ışığında yaşayamıyorlardı. Bu yüzden büyük karanlık taş yapılar inşa ettirdiler kendilerine. Sadece gece ortaya çıkıyor, insan kurbanlarının kanı ve etiyle besleniyorlardı. Her birisi kötülük tanrısı olup çıkmıştı. Rahipler , büyücüler , şamanlar onları koruyor , hizmet ediyor ve gözetiyorlardı. Gecenin adamlarının karmaşık bir işaret dili kullanarak anlattıklarından karanlık kutsal kitaplar , dualar oluşturdular. Gecenin adamları bu şekilde din adamları aracılığıyla Homo Sapienlerle ilişki kuruyor , ulaşılamaz ve korku verici bir konumda kalmakta yarar görüyorlardı.

Gece adamlarının geldiği Zeta Oriones takım yıldızı , binlerce yıl , homo sapien krallar için ölümsüzlüğün simgesi oldu. Krallar ölümsüz yaşamın Zeta Oriones’de olduğunu , ruhlarının oraya gideceğini sanıyorlardı. Mısır , Maya , Aztek kralları hep bu umutlarla yaşadılar. Dünya’da insan yaşamını ortaya çıkartan , modern çağlarda insanlar tarafından şeytan vampirler olarak nitelendirilen gecenin adamlarından dünya üzerinde çok az kalmıştı ve onlar günümüzde de esrarengiz cinayetlerin acımasız katilleri olarak , derin mermer lahitlerinde gün ışığından saklanarak gece kan emerek , insan eti yiyerek sonsuz yaşamlarını sürdürüyorlar.

Ayın mermerlerini dondurduğu büyük mezarlığın ormanla birleştiği yerde uzun boylu, iri yapılı iki kişi dolaşarak konuşuyordu:

- Sen haklıydın Lord. Zaman onların lehine işledi. Çoğaldılar ve güçlendiler.

- Onları biz yarattık ama asla bizim gibi ölümsüz olamazlar.

- Kutsal kitapla aldattık onları. Sonsuza dek avunsunlar.

- Ama sanat! Sanat onların büyük yeteneği; bazılarının ölümsüz olmasına yeter...

- Unutma olduğu sürece bazıları...Sadece en iyi olanları unutulmaya direnebilir.

- Zaten sanatçı olan en iyilerini yemiyorduk..

- Bir tek sanat onları güzelleştiriyor.

Gülümseyerek karanlıkta ayrı yönlere uzaklaştılar.

sessiz kalmalılar

Utanç her zaman iyidir ki sessiz kalasın. Hele içindeki utanç seni yiyip bitirirse o zaman sessizliğin en üst seviyeye ulaşır ve daha yücelirsin. Sessizliğini ancak doğru zamanda konuşarak bozabilirsin. Fakat doğru zamana kadar sessiz kalmalısın ki o zaman sessizliğin bir anlam kazansın. Bir palyaço ve eğlendirici olan Yakup Emici konuştuğu zaman karşılığını alabiliyordu çünkü Yakup içinde kopan fırtınayı sadece yeri geldiği zaman ortaya koyuyordu. Panayırlarda, doğum günü partilerinde ve lunaparklarda. Ona karşılığı gülenler, alkışlayanlar ve sevinenler veriyorlardı. Ancak Yakup annesinin sözüne de kafası takılan ve bu kısır döngüden kurtulamayan insanlardan biriydi.

Yakup’un annesi yaşadığı süre boyunca sürekli migren ağrılarından şikayet edip dururdu. Yakup’un utangaç yönünü çok iyi bildiğinden ona güzel bir bahane ve kılıf uydurmayı başarabilmişti. Öncelikle bir çocuğu baz alarak yalanını ve korkutma formatını ortaya koydu. Çok konuşan çocuklar Şeytan’dır. Hele hele azanlar, tutturanlar ve şımarıklık yapanlar direkt olarak cehennemin bekçileri olurlar. Yakup çocuk zekasıyla annesinin baş ağrılarını hafifletmek için uydurduğu bu miti öylesine hazmetmişti ki ilk korktuğu unsur annesinin başını ağrıtmamak için susmak değil, Şeytan olmamak için susmaktı.

Bugün sizlerle bir oyun oynayacağız çocuklar. Öyle ki sizi kandırmak isteyecekler ama siz bu yaşınıza rağmen iradenizi kullanarak sessiz kalacaksınız ve Tanrı’ya erişeceksiniz. Hanginiz bu oyunu en iyi kavrarsa, aranızdan o kişi Tanrı’yla daha çok birlikte olacak ve hatta onunla konuşma şansını bile elde edecek. Şeytan tabi ki devreye girecek ve sizin ağzınızı açmanız ve içinizdekileri haykırmanız için sizi tahrik edecek. Ona kanıp kanmamanız serbest ama her kim ki bu oyunda galip gelmek istiyorsa sessiz kalmalıdır.

Yakup bu metotla her zaman Tanrı’ya inanmıştı. Kendince teorileri de vardı Yakup’un. Ona göre Tanrı da bir çeşit eğlendiriciydi. Belki de palyaçoydu ama en sessiz eğlendirici. Belki de bu yüzden en büyük, en tapılan ve en kusursuz varlıktı. Ama Yakup Tanrı sessizliğinde olan başka hiç kimse göremediğinden herkese acıyarak bakıyordu. Hatta kendisine bile. Ama suç Yakup’un suçu değildi. Nasıl Tanrı’dan başka yer yüzünde bulunan herhangi birisi Tanrı olamıyorsa, Tanrı kadar sessiz kalabilecek bir kişi ya da varlık da bu yeryüzünde yoktu. Şu ana kadar gittiği hiçbir doğum günü partisinde ya da eğlendirici mekanlarda bu formu öğretememişti. Ancak bu sefer planı farklıydı çünkü bu sefer çaba sarf etmiş, düşünmüş ve annesini mutlu edecek bir oyunla çocukların karşısına çıkmayı planlamıştı.

Haziranın dokuzunda Yakup bir doğum günü partisine çağrılmıştı. Dört katlı bir malikanenin bahçesinde verilecek partideki bütün çocuklar diğer çocuklardan farklıydı. Onlar yetenekli ve zeka düzeyi en üstte gezinen çocuklardandı. Hiper aktiftiler ve özel sınıflarda eğitiliyorlardı. Yakup oyununun onlar üzerinde etkili olabilmesi için Tanrı’ya yalvardı. Yakup malikaneye vardığında onu ilk karşılayan kırklı yaşlarında olan ve zengin olduğunu herkese göstermek uğruna takıp takıştıran, sürüp sürüştüren züppe bir kadındı. Yakup kadının elini sıkmak için ona uzattığında kadın geri tepki vermedi ve Yakup’un eli havada kaldı. Kadının Yakup’a söylediği ilk şey çocukların eğitim seviyelerinin yüksek olduğu ve onlara dikkatli yaklaşması gerektiğiydi. Yakup kuşkuluydu çünkü bu kadar zeki çocukların bir palyaçodan haz alıp almayacakları onu tedirgin etmişti. Bu düşünceyi soru şeklinde kadına yöneltti. Aldığı cevap onu tatmin etmemişti. Kadın Yakup’a çocukları katılana kadar güldürmesi gerektiğini ve eğer bunu başaramazsa parasının verilmeyeceğini söyledi. Yakup para konusuyla zaten bugüne kadar hiç ilgilenmemişti. Tek düşündüğü çocukları oyununu oynamaya ikna edip edemeyeceğiydi.

Çocuklar yedi-sekiz yaşlarındaydı. Yakup’u gördükleri ilk anda ona doğru koştular. İçlerinden bir çocuk Yakup’un büyük ayakkabıları üzerinde tepinmeye başladı. Küçük bir kız çocuğu Yakup’un kırmızı sünger burnunu kopardı ve fırlattı. Bir başka çocuk ise elindeki limonata bardağını Yakup’un elbisesine fırlattı. Yakup sinirlenmedi ve bütün çocuklardan daire şeklinde dizilerek oturmalarını rica etti.

“Palyaçoya ölüm!!!” nidalarıyla bütün çocuklar Yakup’u yere yatırdılar ve teker teker vücudunun üstünde tepinmeye ve abanmaya başladılar. Çocukların annelerinden biri bu hoş karşılamayı gördü ve sinirli bir biçimde çocukların üstüne yürüdü. Yakup’u tekmeleyen oğlunu ondan uzaklaştırdı ve onu ciddi bir tavırla uyardı. Çocuk hafifçene sakinleşti ve Yakup’tan özür diledi. Yakup onun yanağını okşadı ve cebinden çıkardığı parçalanmış papatyayı ona verdi. Diğer çocuklar da sakinleşmişti. Yakup uyarılan çocuğun annesine teşekkür ettikten sonra kadının malikanenin ön merdivenlerinden ikinci kata çıkışını seyretti. Bir kez daha daire şeklinde dizilerek oturmalarını rica etti. Bu sefer çocuklar Yakup’un ricasına uydu ve dediklerini uyguladılar.

“Sizler yetenekli çocuklarsınız. Bunu kendiniz de biliyorsunuz. O yüzden sizler için çok ama çok özel bir oyunum var. Aranızdan hiçbiri Tanrı’yı görmedi ama görebileceksiniz.” diyerek söze başladı Yakup.

“Bu nasıl mümkün olacak ? Tanrı fiziksel bir varlık değil ki...” dedi çocuklardan biri.

“Nasıl ?” diye sordu bir kız.

Bu sorunun üzerine Yakup ayağa kalktı ve masanın üzerinde duran limonata sürahisini kırdı. Çocuklar irkildi ama yerlerinden kalkmadılar. Yakup elinde kırık cam parçalarıyla çocuklara yaklaştı ve “işte” dedi. “İşte bunlarla.”

Çocuklar Yakup’un bu hareketine anlam getiremediler.

“Şimdi her birinize bu cam parçalarını vereceğim. Yapmanız gereken tek şey cam parçalarını yanınızdaki arkadaşınızın boynuna saplamak ve olabildiğince sert bir biçimde kesmek.”

Küçük bir kız çocuğu ayağa kalktı ve bu oyunu oynamak istemediğini söyledi. Yakup kızı yanına çağırdı ve Tanrı’yı görmek isteyip istemediğini sordu.

“Bana ne Tanrı’dan” dedi kız. Yakup kızı kolundan tuttu ve çocuklara doğru yöneltti.

“İşte zeki olduğunu sanan bir kız. Eğer sen bugün böyle diyorsan hiçbir zaman Tanrı’nın yanına yaklaşamazsın. Tanrı’nın en sevmediği şeylerden birisi de gürültüdür. Sizler yeterince gürültü yaptınız. Şimdi Tanrı’nın huzurunda özür dilemelisiniz.”

“Yani bu oyunu oynarsak ölecek miyiz ?” diye sordu küçük bir çocuk. Yakup bu sorunun ona sorulacağından adı gibi emindi. Cevabı da hazırdı.

“Sizler daha küçüksünüz. O yüzden gittiğiniz yerde uzun süre sessiz kalırsanız kurtulursunuz ve geri dönersiniz. Sizi kandırmak isteyen Şeytan her zaman yanı başınızda olacak. Ona asla uymayın ve ağzınızı açmayın. Çünkü ağzınızı açarsanız geri dönemezsiniz. Gittiğiniz yere utanarak gidin. Asla kendinizden emin bir şekilde değil.”

“Ya kan kaybından ölürsek ?” diye sordu bir kız.

“Kan gürültüyle akar. Sessizlikle değil.” diye yanıtladı Yakup.

Bu cevabının üzerine çocuklar ikna olmuşlardı. Bazılarının gözündeyse heyecanın doruk noktaları hissedilebiliyordu. Yakup cam kırıklarını çocuklara dağıldı ve birbirlerinin boyunlarına saplamaları için komut verdi. Çocuklar komutu duydukları anda kırıkları birbirlerine sapladılar. Çocuklar ilk başta hızlıca akan kanın etkisinden dolayı çok korktular ve Yakup’a baktılar.

“Daha oraya varmadınız. O yüzden kan akıyor. Sessiz olursanız kan duracaktır.” diye konuştu Yakup.

Çocuklar bir bir devrilmeye başladılar. Yakup tarafından sessiz oldukları görülebiliyordu ama Tanrı katında sessiz olup olmadıkları bilinmiyordu. Çocuklar öylece yatıyorlardı ve çimlerin üstüne kan hızlıca yayılmaya devam ediyordu.

Yakup’un bir süre sonra duyduğu ilk şey bir kadın çığlığı oldu. Hemen ardından diğer kadınlar da çığlıklarla Yakup’un üstüne atıldılar.

Yakup’un polise anlattığı tek şey partideki çocukların annelerinin çocuklarına sessiz kalmayı öğretemedikleriydi. Yeteneklerinin, sessiz kalıp doğru zamanda konuşmadıktan sonra hiçbir anlamının olmadığından bahsetti. Yakup’a göre çocukları Şeytan kandırmış ve onları konuşturmuştu. Bu yüzden de geri dönememişlerdi. Her şeyden haberdar olan çocuklar Tanrı’nın neyi sevip sevmediğinden habersizlerdi. Yakup bunları söyledikten sonra ağzını kapadı ve hücresinde ölene kadar bir daha da ağzını açmadı. Ta ki doğru zaman gelene kadar. Doğru zaman bir daha hiç gelmedi ki.

26 Ağustos 2008 Salı

ünlülerin ölüm olayları

HUN İMPARATORU ATTİLA...
453- Dünyayı titreten Hun İmparatoru Attila gerdek gecesinde burun kanamasından öldü.

MİCHAELFİNDLAY(Korku filmi yönetmeni)1977
Tatile çıkarken başını helikopterin pervanesine kaptırdı.

SİGMUND FREUD 1939
Psikanalizin babası Freud çenesinde oluşan kanserin dil ve boğazına yayılması sonucunda öldü.

FRANK HAYES (JOKEY) 1923
Katıldığı at yarışı sırasında kalp krizi geçirdi. "Tatlı Öpücük" adlı atı birinci geldiği sırada çoktan ölmüştü.Tabi ismi de tarihe "Birinci olan ilk ölü jokey" olarak geçti

LES HARVEY Müzisyen 1972
İngiltere'de vereceği konser öncesi hazırlık yapıyordu.Sahnedeki elektrik kaçağı sonucumikrofonu eline alır almaz çarpıldı.

ELVİS PRESLEY 1977
Rock'n Roll'un efsanevi yıldızı Elvis Presley'in tuvalette öldüğünü biliyormuydunuz?Kral klozetinde oturur vaziyette ölü bulundu.
(elvis presley için ölmedi bile diyolar ama kesin bşy bimimiyo by nirvana )


alıntıdır

10 Ağustos 2008 Pazar

cinler ve dikkat edilmesi gereken kurallar

1-)Arkana bakmayı sakın unutma!!

2-)Siyaha yaklaşma seni yutabilir

3-)Onlarla dalga geçme cezanı mutlaka alırsın

4-)Sakın bi yere odaklanma çünkü yanında onlar var.

5-)Onlardan bassetme.Seni yanlız anında unutmuşken bulurlar.

6-)Karanlıkta kalma.İki göz görürsün.

7-)Yanlız aynaya bakma.Çünkü onlarda sana bakar

8-)Fotoraflarda yanlız çıkma.Onlarda gözükebilir.

9-)Sakın inanmıyorum deme.Onları kızdırmışsın olursun.

10-)Yanlız telefonda konuşma.Onlar orada.Sesini duyabilirsin.

07 Ağustos 2008 Perşembe

engerek yılanı

Bundan ,yıllar öne, öğretmenlik yaptığım bir

köyde, hala ürperdiğim bir olay yaşanmıştı...Köye

ilk gelişimin ikinci haftasıydı galiba, lojmandaki

odamda, yatağa uzanmış, elimde tanınmış bir

yazarın romanını okuyordum, birden bir kadın

çığlığı ile irkildim, "bebem ...bebemi ben

öldürdüm !"diye bağırıyordu. Kitabı bıraktım,

merak ederek, perdeyi aralayıp baktım....Bir

kadın, saçını başını yolarak ağlıyor, sonra akıl

hastaları gibi gülüyordu...Merak etmiştim...Kimdi bu

kadın ? Niye saçını başını yoluyordu...Muhtar,gelin-

ce, sormaya karar verdim. Sabahları, sütümü ,

muhtarın kızı Keziban getirirdi. O sabah, kapı vurul

du, açtım, tanımadığım bir adam kapının önünde

duruyordu. Saçı sakalı bir birine karışmış, atmış

atmış beş yaşlarında, orta boylu, ak saçlı bir

adamdı bu. "Buyur amca ?" dedim.

"Muallim bey, malum biz reçberiz, kuzuları

güdecek çobanım olmadığı için, izin ver de, Satılmış

gütsün !"dedi

"Amca, sen satılmışın nesi oluyorsun ?"

dedim.

"Dedesiyim !"dedi.İki torun da, ikinci

gelinden, ilk gelinimin, getiremedi,


"Dur hele ! Dün, öğle üzeri bir kadın gördüm

saçını başını yoluyordu, o kadın mı ?


" O ya...Fadim'e, gelinim olurdu, başından

acıklı bir olay geçti, o gün, bugündür, doktorlara

hacıya-hocaya, Cindere götürdüm ya, faydası

olmadı...Aklı başında deel, korkumdan yalınız

bırakamıyorum, çocuklara bir şey yapar !"diye.

"Aklı tav gelip tav gidiyor ...!"

"Gelininizin başından acı bir olay mi geçti ?"

yoksa dedim. Göz yaşlarını, cebinden çıkardığı

kirli yağlıkla "büyük mendil " sildi.."Derdimi deşme

muallim bey....! Acısı, yüreğimden heç gitmedi..

Gül gibi torunumu , kör olası Engerek yılanının

soktuğuna mı acıyım, yoksa gelinimin aklını

yitirdiğine mi ? ah ah...!"

"Seni üzecekse anlatma amca !"dedim.

"Yoh Muallim beğ ! Madem, maraklısın

anladıyım hikayeyi "dedi..Sonra, anlatmaya başladı

"Mamıt, benim tek oğlumdu, eskerliğini yaptıktan

sonra , köye geldi....Ekinleri de galdırmıştık o yıl.

Anası, " temiz süt emmiş, terbiyeli , hamarat bir kız

var, anası dul demezsen, düğürcü olalım !" dedi.

Uzatmayım, Dul Anşa'nın evine dünürcü gittik.

Ben ve amcası kör Tahir, kız geldi elimize, Allah için

çok gözel bir kız...Elimize geldi. Gayfe tuttu . Oğlum

Hüsen de beğendi...Uzatmayım, Muallim efendi, dul

Anşa, başlık diye tutturdu. Kardaş yolu, dayı yolu

diye bizim iliğimizi kuruttu, vaz geçelim, bu kız bize

yaramaz !"dedim. "Bizim oğlana habar anlatamadık

Uzatmayım, cıbır merkebe döndük, nihayet gızı

şanımıza yaraşır düğün yaparak aldık...Aldık

almasına ya, ben attan düştüm, bizim avradı inek

sağarken depti, köyde adı uğursuz geline çıktı.

Üç sene çocuğu olmadı. Oğlum, sesini çıkarmasa da

anası, gelinimiz kısır, oğlumu evereceğim diye

çeşme başında, ulu-orta konuşmaya başlamış...

Dokura götürdüm ikisini de, gusur oğlumdaymış,

tedavi oldu, gelinimiz hamile galdı, dokuz ay sonra

nur topu gibi bir torunum oldu. Adını, Hasan goyduk

Gelinimin yüzünde güller açıyor, varı yoğu bebek

Üç yaşına gelmişti torunum...Tam da Temmuz ayı

O zaman biçer nerede ! Orakla ha babam de

babam ekin biçiliyor...Gelinim, duldada, beşiğine

yatırdı torunumu. Arada bir gelip emziriyor. Arada

bir gelip yokluyor...Beşik, çok uzakta deel...

Torunumun sesi heç gelmiyor. Uyudu, sinekler

yemesin diye tülbent ört gızım diye yolladım gelini

Gelin, eline bir nodul geçirmiş"deynek" ha bire

vuruyor bebeğe. Öfkemden, orağı bir tarafa attım,

koştum. Oğlum da görmüş , koştuk geldik.

Geldik ki, bebeğin elli yüzü kan içinde, kafası

patlamış, , gelini sıkıştırdık, ben bebeğe

vurmadım ki, ben yılanı öldürdüm !"dedi..Uzatma-

yım, gelini mahkemeye verdik, torunumu öldürdü

diye. Savcılık, bilirkişi oluşturdu, sonuçta, bebeği

bir engerek yılanının soktuğuna karar verdi.

Gelin mahkemede verdiği ifadesinde şöyle dedi

"Sayın hakimim, ben bir anayım, heç bebeğimi

öldürür müyüm ? Bebeğimin beşiğini duldaya koy

dum, ekin biçerken, arada sırada emziriyordum,

bebeğim, bir ara ağladı, kayınbabam, torunumun

gözüne sinek gonmasın diye tülbet örttürmek için

beni yolladı...Bebeğimin üstünde, koskoca sarı bir

yılan ! Git dedim yılana ! Gitmedi..Ben hayvanlara

acırım Hakim Bey...Bir kuş görsem, Atmaca

kapacak diye yüreğim pır pır eder...Git yılan dedim

gitmedi. Aldım, sopayı vurdum vurdum, binlerce

engerek göründü gözüme...Bebemi ben öldürme-

dim...Suçsuzum

Hakim Bey, "Yaz kızım dedi, gereği düşünüldü

Ayşe'den olma, ı9....doğumlu Fadime B...nin göze-

tim altında tutulmasına, ve aklı melekesinin

yerinde olup olmadığına karar verilmesi için

.....hastanesine sevkine oy birliği ile karar verildi

Yaşlı adam, "İşte böyle !"dedi.."O olaydan

sonra, gelinim iflah olmadı, oğlumu evlendirdim

bir oğlan bir de kız torunum oldu. Gelinim de işte

böyle, seyip aklı nereye eserse alır başını gider

04 Ağustos 2008 Pazartesi

lunapark bekçisi

Bir lunaparkın gece bekçisi olarak işe başlayan bir vatandaşımız, bir gece çok sıkılmış ve "Bari oyuncaklara binip eğleneyim diye" düşünmüş. Hep binmek istediği ama bir türlü fırsat bulup da binemediği zincirli sandalyeleri gözüne kestirmiş. Hani şu sekolin denilen zincirle yukarıdan bağlı olup dönmeye başlayınca merkez-kaç kuvvetiyle dışarı doğru açılan bi oyuncak vardır ya; işte ona. Vatandaş sandalyeye oturmuş, eline aldığı uzun bir çubukla aletin şalterini açmış. Şalter iner inmez zincir dönmeye başlamış. İçini çocuk gibi bi sevinç kaplamış. Çığlıklar atıp, klasik zincir ayılıkları yapmaya başlamış. Dönmüş, dönmüş, dönmüş... Otomatik olarak duracağını sandığı zincir, bir türlü durmuyormuş. Doğal olarak bir süre sonra vücudu isyan etmeye başlamış; başı dönüyor, midesi bulanıyormuş. Sonuçta sabaha kadar dönmüş durmuş. Sabah mesaiye gelen lunapark çalışanları cesedini hala dönmekte olan zincirde bulmuşlar. Yapılan otopside, bekçinin beynindeki denge merkezi damarlarının patlaması sonucu beyin kanamasından öldüğü ortaya çıkmış...